Seyirci ve dinleyiciyle interaktif bir düzlemde biraraya gelme, fikir, sanat, ithal değil yalın bilgi paylaşarak çoğalma, arada denetimsiz bir köprü kurma fikrinden yola çıktı bu site.

-“Siteye konu kişi hakkında detaylı bilgiye ihtiyaç var!” dediler. Hiç oralı olmadım.

-“Sizi sizden daha iyi kimse tanıyamaz. Hikayenizi kendiniz gibi anlatırsanız kurmak istediğiniz organik bağın temellerini, her fırsatta altını çizdiğiniz “samimiyet”le atmış olursunuz” dediler.

-“Sizin kadar mesafeli duramayacağımdan, edilgenliğini yitirir. Dizi karakter analizine döner. Ağdalı konuşurum ben, okuyucu bunalır. Orantısız yerer, överim.”dedim.
Bugün buradayız.

Hikayeyi, hikayeye konu kişinin bizzat kendisinden okuyacaksınız. Bu sebepledir ki bu sekme alışılagelmiş bir “Hakkında” olmayacak.

“… Elindeki köstekli saate telaşla bakıp “Geç kaldım, geç kaldım”diye koşturan bir beyaz tavşanın peşine takıldım…”

Metallica’nın üçüncü albümü “Master of Puppets”ı, Iron Maiden’ın kariyerinin altıncı albümü “Somewhere in Time”ı, Guns N’Roses’ın ilk albümü “Live Like a Suicide” ı yayınladığı, Rus sinemasına çağ atlatan yönetmen Andrei Tarkovsky’nin vefat ettiği, Çernobil reaktör kazasının gerçekleştiği, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Başkanının “Radyasyonda endişe edilecek bir şey yok!” açıklaması yaptığı, Ernst Ruska’nın elektron optiğine yaptığı katkılardan dolayı (TEM : Transmission Electron Microscope), Gerd Binnig ve Heinrich Rohrer’ın (STM) Tarayıcı Tünelleme Mikroskobu’nu geliştirmiş olmaları dolayısıyla Nobel Fizik ödülünü paylaştıkları yılın, Haziran ayının 28. günü dünyaya gelmişim. Doğduğum günden yedi ay sonra muntazam bir türkçe kullandığıma tanık olan anne ve babamı hatrı sayılır bir süre şaşkınlığa düşürdüğüm beraberimde getirdiğim yegane mucizevi rivayet.

  Erken Dönem,

Bir söylenceye göre, Antik Çağ’da, Paflagonya bölgesi içinde kalan, anne ve babamın doğduğu şehir olan Sinopun, ismini kurucusu da sayılan Sinope isimli bir Amazon kraliçesinden almış olabileceğini işittikten sonra Sinop arkeoloji müzesinin yolunu tutmuş, çocukluk yıllarımı, kökenlerimi ve aile ağacımın Sinop ilindeki köklerini arayarak, büyükannemin, sedefsi bulutu andıran gözlerinde, merhamet rengi koynunda muhtemel geçmişime dair efsaneler dinleyerek geçirdim. Anne tarafından Kafkas çerkezi olduğum bilgisine ulaştığım vakit henüz ilkokulu bitirmemiştim.

Bilmeye duyduğum hazzı henüz ben kendimi bilmezken keşfeden annem Nurhayat Hanım, babam Münir Bey’e en cömert minnetimle.

Henüz okul hayatımın ortalarında, lise çağına giriş yapmamışken, babam tarafından İstanbul Üniversitesi’nin kütüphanesine götürülmüştüm. Nihai amacı yönelimlerime gelişimimin erken dönemlerinde müdahil olabilmek olan babam, “işitmeyi” bilen gözler için raflarından yeryüzünün kayıtlı tüm hikmeti süzülen, devasa koridorlar arasında gönlümce vakit geçirebileceğimi belirterek, tek bir kitap seçmemi istemişti. Kelimelerden inşaa edilmiş kalenin ziyaret salonunda, nabzım 160 bpm sınırında, mesafe zarını delmeye arzulu boyumun, yetmediği her bir raf için babamın omuzlarında yerden yükselmiştim ki kolum ingilizce dilinde basılmış bir kitaba, kapaktaki simayı tanıdığından mütevellit heyecanla atılmıştı. Kitap, dünya tarihine “Rönesans” kelimesini kazandıran, Toskana’lı Giorgio Vasari’nin döneminin İtalyan sanatçılarının hayat hikayelerinden derlediği, ilk Sanat Tarihi kitabı sayılan “The Lives of the Most Excellent Painters, Sculptors, and Architects”ten başkası değildi. (“Sanatçıların Hayat Hikayeleri” adıyla türkçeye çevrildi) An itibariyle babam, omuzlarında taşıdığı çocuğun, zamanının yüzlerce sene önünde seyreden, feraset sahibi zeka ve çok yönlü yaratı kabiliyetiyle donanmış, maestro Leonardo Da Vinci ve çağdaşlarının bilimle başlayan yolculuklarını takip ve taklit ederek, kendi yolculuğunun emekleme dönemine giriş yapmanın arifesinde olduğunu idrak ediyordu.

Orta okul ve lise yıllarını, tarih, sanat tarihi, bilhassa müzik ve astronomi okumakla, erken ve orta romantik dönem klasik müzik akımını, annemden genetik miras olan armoniyi, “Braveheart”ın müzik albümüne imza atan James Horner’ı, Amerikan sinemasının fantastik evrenini keşfetmekle geçirdim. Tüm bu mecazi anlamdaki “yeniden doğum” sürecini beni üç yıl geriden takip eden kız kardeşim Manolya’yla paylaştım. Ona okuduğum kitaplara konu, bugün “tarih” dediğimiz geçmiş zamanın mitolojik yazarlarını, kılıç ve kalemle miladı başlatanları canlandırmak üzere evin salonunu tiyatro sahnesine çevirdim. Eve her gelen misafirin potansiyel izleyici/dinleyici olduğu yıllardı. İngilizcem yeterli olmadığından mütevellit duyduğum şekliyle ezber ettiğim parçaları seslendirir, senaryosunu yazdığım, yüksek bütçeli hikayeleri yeterli miktarda oyuncum olmadığından, kardeşimle birlikte sayısız karakteri oynamak zorunda kalarak sahneler, çizdiğim resimleri sergi salonuna dönüştürdüğüm holde akraba ve komşuların dolaşımına açardım. Kardeşimin ödevlerini yapmak maksadıyla giriş yaptığım şiir ve edebiyat alanında, şu sıra yeni romanını yayına hazırlamakla meşgul annemin kılavuzluğunda keşfettiğim yazarlar ve şairlerin tesirinde kalarak ilk öykü ve denemelerimi kaleme almaya başladım.

Sakin geçen lise yıllarımın ardından, konservatuara girmem, sanat tarihi, müzik, resim yahut tiyatro okumam aşikar, sınavlara hazırlandım. Fakat panjuru huzurdan örülme hanemizdeki iktisadi istikrarın, ülke ekonomisinde meydana gelen kırılmaların da tesiriyle sarsılmaya başladığının ayırdındaydım. Sanat ve dallarını mevcut koşullar altında meslek olarak seçmek, gözardı edilebilecek risk derecesinin oldukça üzerinde seyrettiğinden, yıllar önce ilim kanatlı kapısından girerken büyülendiğim İstanbul Üniversitesi’nde İşletme bölümünü okumaya karar verdim. Kaderin sarkastik mizah anlayışı olduğu kesindi çünkü kazandığım İşletme Fakültesi’nin Beyazıt kampüsünde değil, evime onlarca kilometre uzaklıktaki Avcılar kampüsünde olduğu hakikatini kayıt yaptırmaya gittiğim ilk günün sabahına dek fark etmeyecektim. İlim kanatlı kapı yerine her sabah X-Ray cihazından geçecektim.

Üniversite yılları,

301 kişiyle paylaştığım amfide girdiğim ilk İnsan Kaynakları dersinde öğretmen, ağır ağır indiği merdivenlerden, henüz ismini dahi takdim etmeden bir soru sordu;

-“Güzel sanatlara yahut spora yetenekli olan var mı?”

Eve gelen 5-10 kişilik misafir grupları önünde saç fırçasından mikrofona şarkı söylemeye, kendi diktiğim elbiselerle adını uydurduğum ülkelerin uydurduğum yerel danslarını icra etmeye, mukavvadan yaptığım kılıç ve okla tam teçhizatlı ordular karşısında savaşlar kazanan kraliçe Boudicca olmaya alışkındım, fakat yaşıtım 301 kişi içinde el bile kaldırmaktan çekinir olduğumu hayretle fark ettim. Fakat kolum, çekimser aklımdan evvel davrandı.

-“Hangi alana meyiliniz var?”

-“Biraz müzik, tiyatro, resim, biraz edebiyat ve dans. (düzelttim) Yerel Dans. Sanırım.”

-“Sanırım mı? Emin değil misiniz yoksa mütevazi mi görünmeye çalışıyorsunuz?

-“Tümüyle mütevazi görünmeye çalışıyorum” cevabı ardından öğretmen gülümseyerek adımı sordu.

-“Açelya.”

-“Açelya. Yetenek bir tür armağandır! Doğumdan itibaren seninle birlikte gelir. Ve burada, karşımda oturuyor olmandan bahsettiklerimin önemini zerre kavrayamamış olduğunu görüyorum. Hemen şuan bu sınıftan çık ve saydığın armağanları kullanarak hayatını idame ettirmenin yolunu bul. Çünkü ancak öyle yaparsan “mutlu bir hayat yaşadım” diyebilirsin!” (Sessizlik) “Çıkabilirsin Açelya!”

Başarı göstergesinin, batmobile’in yıllık benzin masrafı tutarında kıyafetler giyinmiş leydilerin ve centilmenlerin huzurunda 34 santim yüksekliğinde, 3,85 kilo ağırlığında bir heykeli tek elle kaldırmak olduğuna tav olmuştuk bir kere, “mutlu bir hayat yaşadım” cümlesinın basitliği ardına saklanan gizli öznenin ederini tartacak dirayete sahip değildik belli ki. Fonda, Bear McCreary’nin “The Fuse” yaylıları gerginliği tırmandırıyor, ben, sıranın arkasında, ayakta durmuş, gelecekte bir gün elini sıkıp, teşekkür edeceğimi henüz bilmiyor olduğum öğretmenimin gözünün içine bakıyordum ki, geriye kalan 301 kişi “Thriller, Horror” türündeki filmin sonunu getirecek bir sonraki hamlemi sükuta bürünmüş coşku içinde bekliyordu.

Sınıftan alenen kovulmuştum. “Kalkıp gitsem mi?” ve “Sessizce yerime mi otursam?” ikilemi arasında geçen onlarca sene sonunda “sessizce oturmak” önümüzdeki muhtemel dört senenin, ofansif orta saha oyuncusu olma planımla kıyaslanınca oldukça olumsuz bir ilk intiba doğuracağından olsa gerek eşyalarımı toplamaya tenezzül dahi göstermeden, çiçekli hırkamı alıp çıktım amfiden. Elimde yerleri süpüren “çiçekli hırka” olmasaydı, en az Musa’nın Mısır’dan çıkışı kadar görkemli bir çıkış olacaktı oysaki.

O gün henüz bilmiyordum fakat, uzak bir gelecekte çiçekli hırkamın peşi sıra tebessüm eden öğretmenimin şu sözleri sarf ettiğini işitecektim sıra arkadaşımdan.

-“Arkadaşınızın hayatını kurtardım. Bugün değil ama bir gün anlayacaktır! Evet. İnsan Kaynakları nedir? Fikri olan?

Amfiden, içi boş küfe gibi sarsılarak çıkmıştım ki, tesadüf ettiğim bir kitaptan alıntı, yazarının sesiyle yükseldi hatrımdan;

-“Doğru yolu bulacağım. Yahut onu ben inşaa edeceğim

Okulun koridorlarında, tek bildiğim yön olan çıkışa doğru ilerlerken, solumda uzanan duyuru panosunda uzunca bir süre asılı kaldığı bantlarının kuvvetsizliğinden aşikar ilanı fark etmem uzun sürmedi.

Tiyatro Kulübü: Bu sene oynayacağımız müzikal için yeni takım arkadaşları arıyoruz. Son başvuru günü

Bugün…

Keskin ilk virajı belirmiş yol, yolcusuyla buluşmak üzereydi. Asılmış afişi panodan sökerek cebime sığdıramayacağımı biliyor, lanet okuduğum çiçekli hırkanın teneffüssüz hayat kurtaracağını bilmiyordum. Buruşturduğum afişi, hırkamın altına yerleştirip, kolumun altına aldım. Final gününde seçmelere katılabilmek için adres olarak belirtilen tiyatro kulübünün okulun içindeki koordinatlarını bulmam gerekiyordu. Düşünmeden, yönsüz koşmaya başladım. Öğrenci işlerinin önünden geçerken asılı okul krokisini fark edince soluklanıp kulüplerin bulunduğu katı öğrenerek rotamı belirledim. Katlar arası yaptığım seyahat sonucu kulübe ulaştığım vakit kapının kilitli, ışıkların kapalı olduğunu fark ettim. Hikaye “Action, Crime” türündeki örnekleriyle yarışır hale geliyor, Hollywood sinemasının doz aşımı sonrası yan etkisi kendisini gösteriyor, çiçekli hırkayı bileğime dolayıp, camı yerle yeksan edip odaya girerek, muhtemel kombinasyonlarla bilgisayar şifresini kırıp kendimi kayıt etmeye duyduğum arzuyla mücadele ediyordum ki anılarım vakitsiz bir ziyarete düştü.

İlkokul zamanları yazlarımı yüzerek, ihtişamla serilmiş Maltepe Dağı’ndan mutaassıp Ayancık koyunu seyrederek geçirmek niyetiyle annem ve kız kardeşimle alışkanlık edindiğimiz üzere tatile gittiğimiz Sinop’ta yaşayan teyzemin iş yerinde olduğu, kuzenimle beni alt katında ikamet eden büyükanneme emanet ettiği güneşli bir gündü. O sıralar geçirdiği beyin kanaması dolayısıyla görme yetisini tamamiyle yitirmiş büyükannem Gülten Hanım‘ın uyku mahmurluğundan faydalanıp üst kata çıktım. Kapıyı anahtarsız açabilme fikrine duyduğum feyiz, böbrek üstü bezlerimi full kapasite çalıştıran güdüyle birleşince, illegal ilk adım gecikmedi. İtinasız topladığım, kısa kesilmiş saçlarımda fuzuli savrulan firketeyi çıkardım. Önümde, başına geleceklerden bihaber yükselen sokak kapısının kalbine saplayarak, kilidin dilini çevirmeye çalıştım. Kuvvetten yoksun kollarım tokayla kilidi döndürmeye muktedir olmadığından gözcülük eden suç ortağım kuzenimin bilek gücünden yararlanmaya karar verdim. Sonrası…

Indiana Jones yüzünden teyzem bir gece boyunca kapısız yattı, çünkü suça azmettirdiğim kuzenim kontrolsüz güç uygulayarak tokayı ve kapıyı kullanılmaz hale getirmişti.

Anılarım, içine sıkışan soluğun ağırlığıyla gerilen göğüs kafesimin altında ezilerek siliniyorken ışıkları açık yan odadaki spor kulübüne metinsiz, destursuz ve üslupsuz daldım. Girizgah ve tonlama kendime dahi yabancı, gerili zihnimden ok gibi fırladı tutamadım;

-“Okul futbol takımına yazılmak istiyorum!” dedim.

Karşısında brüt ağırlığı 40 kilo gelmeyecek kızı gören kulüp yöneticisi,

-“Anlıyorum. Ama burası tiyatro kulübü biz burada tiyatro yapıyoruz. Yan büro spor kulübü. Onlar bugün erken çıktılar yarın başvurabilirsiniz gerçi okulun bir kadın futbol takımı var mı bilmiyorum!”

Son beş dakikada, işletme okumayı seçerek kendime ihanet ettiğime inandım, 301 kişinin şahitliğinde sınıftan kovuldum, panodan izinsiz afiş aldım, okulun yerleşim planını bilmediğimden defalarca daire çizerek katlar arası ortalama beş yüz metreyi idmansız 2.2 dakikada koştum, teyzemin kapısını çilingire parçalattığım melun günü anımsadım, İşletme Fakültesi’nin Tiyatro Kulübü’nü basıp, futbolcu olmak istediğimi söyledim. Kulüp yöneticisinin ünlem koyduğu yerden es vermeden, tek nefeste atıldım.

-“Tiyatro kulübüne yazılmak istiyordum ben karıştırdım!”

-“Futbolla tiyatroyu mu karıştırdınız?”

-“Yok, odaları karıştırdım!”

-“Anladım”

-“Yarınki seçmelere girmek için kayıt olmak istiyorum. Armağanlarımdan para kazanmaya karar verdim!”

-“Anlamadım?”

-“Yarınki seçmeye diyorum, girebilir miyim?”

-“Tabii ki!

Minimum enerjiyle uzatılan, “bir işimize yaramayacak fakat kurumsal görünelim maksatlı formaliteden yapıyoruz” formunu kurcalamadan doldurdum. Kalemi iade ederken, çiçekli hırkaya gömdüğüm afişi, aile mirası sayılan elmacık kemiklerimde beliren utanç kızılı rengini acemice gizleyerek çıkartıp uzattım, ki yeri gelmişken belirteyim ortaokul yıllarımda biyolojik gelişiminde bize oranla hatrı sayılır ivme kaydeden, okul basketbol takımından kız arkadaşıma annemin kıyafetlerini giydirip, onu aile bakkalımızın oğluna teyzem olarak tanıştırırken anneme yakalandığımdan beri hiç bu kadar utanmamıştım.

-“Afişi az önce ödünç almıştım, sizde kalsın lazım olur bu, ama bantları şey olmuş. Neyse.” diyerek tam odadan çıkmak üzereydim ki, tüm bu hengame içinde en temel noktayı atlamıştım. Alışkın olduğum hızda döndüm geri;

-“Pardon! Tam olarak nasıl seçiyorsunuz?”

İçinde safi endişe değil, “cehaletin karşı konulmaz hafifliği”ni de taşıyan bu soruyu sorduğum günün ertesi günü, yıllar sonra sahnede kızını oynama şerefine nail olacağım bir üstadın, onlarca yıl önce kaleme aldığı müzikalde esas kız olmak üzere seçildim. Oynadığım ilk oyun Amphitryon 2000 ve yazarı Haldun Dormen, şimdiki zamanın dekorlarını ardı ardına yıkarak geleceği inşaa ederken ben, sarsılmaz bir tahtı miras bıraktı.