FBM Estetik

0
859

“SİNEMA KOLEKTİF BİR MESAİ ÜRÜNÜ”

Oynadığı dizi ve filmlerin ardından ekranların sevilen yüzlerinden biri haline gelen Açelya Özcan son olarak rol aldığı Dağ 2 filmiyle adını daha geniş kitlelere duyurdu. Müzik ile de ilgilenen Özcan, müziğin kendisini konforlu hissettiği alan, sinemanın ise kolektif bir mesai alanı olduğunu dile getiriyor.

İlk kamera deneyimini Kaybedenler Kulübü isimli film ile yaşayan ve ardından oynadığı dizilerle ekranların sevilen yüzlerinden birine dönüşen Açelya Özcan ile sinema sektörünü ve ileriye dönük planlarını konuştuk.

Bize oyunculuğu ve sinemayı anlatır mısın? Nedir ekranın karşısından izleyenlerin bilmediği, görmediği?

Sinema ve oyunculuğun, ne türde gereksinimlerle icat edildiği, misyonunun ne olması gerektiği sorularının cevabını ben de arıyorum. En basit haliyle hikayecinin düşüncesini ve birikimini, dünyayı algıladı yerden dışavurabildiği, fikri ölümsüzlüğünü ilan ettiği bir araç gibi geliyor. Tüm bunları yaparken, 3. kişileri düşünmeye teşvik etmek, bir mesaj ileti kaygısında olmak, onlara örnek teşkil etmek gibi gayeler sinemayı ve görevlerini tanımlamak için bana gerekli ve yeterli gelmiyor.

Oyuncu olmakla ilgili anahtar kelimelerim var, hala anlamlı bir bütüne ulaşmış değilim. “İnsan, zihin, yolculuk, keşif, disiplin, illüzyon, hiçlik ve ölümsüzlük.” Benim oyunculuk betimlemem bu kavramların birbiriyle ilişkili oldukları alanda duruyor.

Ekran karşısındaki seyircinin bilmediği değil, hür iradesiyle bilmezden gelmeyi tercih ederek, kurulu oyuna gözlemci olarak dahil olduğu bir sistem bana kalırsa içinde olduğumuz. Hepimiz bir kurgunun elemanları olduğumuzun ayırdındayız. Ben oyun kurucu olarak oyunumla, hikayeci düşünü tasviriyle “gerçek olan”a yaklaştığımız her vakit, paralel olarak seyirciyi de yaklaştırıyoruz. Bu suni gerçekliği kabullenip empati kurmaya, sorular sormaya başladığı an tüm benliğiyle bütüne dahil olmuş oluyor. Özünde perdenin, ekranın önü arkası fikrine katılmıyorum bu kolektif  bir iletişim anı, bir bütün.

Sizin sektörünüzde güzellik çok önemli. Siz de güzelliğinizle konuşulan isimlerden birisiniz. Güzel olmak bir armağan belki. Ama bedeli nedir bu camiada?

Tamamiyle göreli ve geçici, mutlak bir tanıma oturtmanın hayli zor olduğu bir kavramdan bahsediyoruz. Estetik, günümüz gösteri sanatlarının ayrılmaz bir parçası haline getirilmiş, kültürel yapılanmada son derece ticarileştirilmiştir, bunu yadsımak imkansız. Ben bunun, kendi sektörüm için bir avantaj yaratmasından öte tam tersi çoğu zaman dezavantaj yarattığı kanısındayım. Güzellik, yarattığı illüzyon dolayısıyla kimi zaman zekanızın ve yeteneğinizin geri plana itilmesine neden oluyor. Bedeli de işverenlerin, aslında paletinizde bulunan binlerce karakteri sırf simetrik bir yüze sahipsiniz diye oynamanızı tercih etmiyor oluşları.

Aynı zamanda müzisyensiniz. Ama ilk önce oyunculuğunuzla biliniyorsunuz? Neden müzik değil?

Müzik, genetik miras anne tarafımdan. Orhan Gencebay’la Mozart’ın aynı anda çaldığı bir evde doğdum. Müzikle uğraşmak kaçınılmaz oldu saydığım etkenler dolayısıyla. Aslen şarkı yorumlamanın dışında, başlangıç seviyesinde gitar, piyano ve davul çalmayı öğrendim kendi kendime. Müzik tek başıma evde yapabildiğim, kendimi oldukça konforlu ifade edebildiğim bir alandı. Ama sinema kollektif bir mesai ürünü gibi geliyor. O benim kendime, yeteneğimin sınırlarına ve “gerçeklik” kavramına meydan okuduğum alan, bu yüzden sinema için diretiyorum. İkisini birbirinden ayırmadan, kardeşçe büyütüyorum.

Müzikle ilgili bir projeniz var mı? Albüm yapmak gibi…

İnternet üzerinden, herkesin dinleyebileceği şekilde ücretsiz dağıtımını yapmama izin veren bir müzik yapım şirketiyle, albüm yapmayı düşünürdüm. Bunun dışında müzisyen arkadaşım Ersin Öztürk’le üzerinde çalıştığımız, söz ve bestelerini tamamladığımız parçalar var.

Şarkı söylemekte de tiyatral bir durum var mı sizce? Söylerken de oynuyor musunuz?

Benim oyunculuğumun esası “oynamak” kavramı üzerine değil “olmak” kavramı üzerine temelleniyor. Müzik de oyunculuk gibi akışkan bir duyusal birikimle dökülüyor olması dolayısıyla “oynamama” asla izin vermiyor.

Canlandırdığınız rollere nasıl hazırlanıyorsunuz? Özellikle Dağ 2 filminde canlandırdığınız Türkmen kızı Nabat karakteri izleyiciyi çok etkiledi, çok gerçekçi bulundu. Nasıl oldu bu?

Önüme gelen tüm karakterlere aynı soruları soruyorum. “Kimsin?” “Derdin ne?” “Hikayede hangi amaca hizmet ediyor varlığın?” Ardından karakterin günlük rutinine dahil olmaya çalışıyorum.

Tüm içtenliğimle söyleyebilirim ki bugüne kadar oynadığım en hakiki ve dirençli karakter Nabat’tı.

Dağ filmindeki gibi, içine doğduğunuz iklime yabancı toprağın insanını tasvir ediyorsanız, bir parça olsun coğrafya ve siyasi tarih bilmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla işe Kuzey Irak’taki Türkmenlerin yakın dönem siyasi tarihlerini incelemekle başladım.

Nabat’a bir beden dili verebilmek, onu konuşturabilmek için Türkmen Dili ve Edebiyatı’nın yerel kaynaklarına başvurdum. Masallarını, halk şairlerini incelemeye koyuldum. Ardından Türkmen köylerinde çekilmiş belgeselleri bulup arşivlemeye başladım.

Sesleri doğru telaffuz edebilmek adına, benimle sohbet etmeyi kabul eden bir Türkmen arkadaş edindim. Yüz yüze görüşmeye fırsat bulamadığımız için, telefonda yaptığımız konuşmaları kayıt altına almak üzere ondan izin istedim. Onu bolca konuşturmak adına hayatıyla, ilgi alanlarıyla ilgili sorular sordum. Usanmadan cevap verdi.

4.5 saatlik İstanbul-Konya tren yolu boyunca kulağımda onun ses kaydıyla geldim. Niyetim, değişen iklim ve manzarayla eşzamanlı, İstanbul-Konya arasındaki mesafede Açelya’dan Nabat’a dönüşebilmekti. Sonrasını biliyorsunuz. Filmde izlediğiniz görüntüleri kaydettik.

Peki canlandırdığınız karakterleri temsil ettiğinize inanıyor musunuz? Örneğin gözü kara, cani bir karakteri ya da bir hayat kadınını canlandırır mısınız? Kabul etmek gerekir ki Türkiye’de bu işin algısı başka…

Canlandırdığım her karakteri temsil etmek ciddi sorumluluk gerektirirdi. Temsil etmemeyi bilinçli bir tercih olarak sunuyorum kendime. Yazık ki, bireysel eğitim ve öğretim üzerine gerekli hassasiyeti gösteremediğimiz için, oyunculuk mesleğiyle ilgili toplumsal algımız dünya standartlarının dışında bir yerde konumlanıyor. Sırf  bu hoşgörü ve empatiden uzak bakış açısı dolayısıyla bir karakteri oynamaya duyduğum arzuya ket vurmam imkansız. Seve seve oynarım. Bence oynanmalı ve de oynamalıyız ki, bahsi geçen algının keskin hatları nacizane aracılığımızla bir parça olsun törpülensin.

Ülkemizde pek çok oyuncu tüm kariyeri boyunca tek tip rollerde – sadece romantik, sadece komik, sadece şefkatli, sadece kötü vb.- oynuyor. Ne düşünüyorsunuz? Oyuncu her rolü oynamaz mıydı?

Tek tipe yönelim, tercih meselesi olabileceği gibi, kişinin kendi iradesinden kaynaklanmıyor da olabiliyor kimi zaman. Kendi üzerimden değerlendireyim konuyu, kimseyi istemeden rencide etmemek maksatlı. Oyuncu olarak birbirinden oldukça farklı karakteri oynamak konusunda tatminsiz ve iştahlıyım. Her proje için dış görünümüm dahil farklılık arzusundayım. Yalnız, bana uygun görülüp de teklif edilen roller arasından seçim yapmak zorunda olduğum gerçeğini değiştirmiyor bu durum.

Tv ekranında, mizah kabiliyetiniz olduğuna tanıklık eden seyircinin, sizi, çoklu kişilik bozukluğu olan, uykusuzluk çeken bir ofis çalışanı olarak hayal dünyanızda yarattığınız, şiddet ve sabun sever bir başka kişinin kulağına yumruk atarken izlediğinde inandırıcı bulmayacağını sanıyor sanırım teklif verenler.

Oyunculuk biraz da şizofrenik bir durum. Bunu özel hayatınızda devam ettirdiğiniz oluyor mu? Rolün sizi ele geçirdiği zamanlar var mı?

Özünde, hikayecilerin betimlediği karakterlerin bedeni ve sesi olmak işim. Özel hayatıma onların herhangi birinin karakteristik özelliğini dahil etmeye teşebbüs dahi etmedim. Ama şunu itiraf etmeliyim Nabat karakteri “ben olsaydım ne kadar ileri giderdim?” sorusunu çokça sordurdu.

Hiç bu kadar yorgunluğa değiyor mu, dediğiniz oluyor mu?

Bunu aklımızdan geçirmeyi imkansız kılan konforlara sahibiz, onlarca meslek grubuna göre. Maden işçisi olsaydım yorgunluğun ederi üzerine konuşabilme hakkını kendimde görürdüm misal.

Bir dizide onlarca, yüzlerce bölümde aynı karaktere hayat veriyorsunuz? Oynadığınız karakterden sıkılmıyor musunuz?

Tüm bu hayatı Açelya olarak yaşamaktan sıkılmazken, ete kemiğe bürünmüş, her hafta başına ne geleceği belli olmayan söz konusu rolden sıkılmak bana çok olası gelmiyor. Bir karakteri oynarken tek yönlü değil, tüm farklılıklarını, tezatlarını, değişkenliğini keşfederek ilerliyorsunuz. İlk bölümdeki karakter, sekseninci bölümdeki haline ulaşana kadar, yetmiş dokuz bölüm içerisinde büyüyor, başkalaşıyor, yeni huylar ediniyor. Bu keşfi sona ermeyen bir yolculuk. Tadını çıkarmak gerek.

Dizi oyunculuğu ile sinema oyunculuğu arasında süre bakımından başka ne farklar var?

Sinemada karakter ve hikayedeki yolculuğu üzerine derinlikli ve çok yönlü düşünecek vakti bulabiliyorsunuz. Dizide çok daha kısa sürede çözümlemeniz, hikayeye dahil olan karakterlerle aranızdaki ilişki ağını çok daha çabuk kavramanız, adaptasyon sürecinizi hızlandırmanız gerekebiliyor.

Sinemaya dair en büyük hayaliniz nedir?

Bilgimi, birikimimi ve vizyonumu kendi filmlerimi çekebilecek mertebeye taşımak.

Nasıl kadınları canlandırmak isterdiniz?

Spesifik bir betimleme yapmak pek doğru gelmese de “Almodovar kadınları” nı oynamak keşif ve keyif dolu olurdu şüphesiz.

Senaryosunu kendiniz yazdığınız bir Almodovar filminde oynama hayaliniz varmış… Kadınları en güzel en cesur şekilde işleyen yönetmen. Ne kadar cesur bir rol düşündünüz kendiniz için?

Kesinlikle. Almodovar, benim için oldukça özel bir yönetmen ve hikayeci. Erkekte kadına kadında erkeğe dair güçlü ve zayıf, kırılgan ve sert, şiddet ve şefkat gibi baskın özellikleri iç içe geçirerek karakterlerini alışılageldik protiplerin dışında tutuyor, toplumca bireye yüklenmiş ahlaki değerleri ters yüz ederek, hikayesini ve de finalini seyircisinin yüzüne cesurca çarpıyor Almodovar. Yanı sıra mizahı drama homojen dağıtıyor, acı çekmenin sıradanlığını tüm gerçekçiliği ve dolaysızlığıyla perdeye yansıtıyor.

Almodovar sinemasının en özel örneklerinden Volver, Konuş Onunla, Annem Hakkında Herşey, Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar’da karşımıza çıkan kadın karakterlerin az önce bahsettiğim iki cinse dair iç içe geçmiş özellikleri yansıtmak konusunda ayrıca güçlü örnekler olduğunu düşünüyorum. Bu karakterlerden birini beyazperdede canlandırmayı isterdim.

Feminizm hakkında ne düşünüyorsunuz? Erkeklerle dolu bir sette iki kadın oyuncudan biri olmak nasıl bir duygu? Bunun avantaj ve dezavantajları oldu mu?

Feminizm hakkında konuşacak kadar bilgi ve birikime sahip değilim yazık ki. Şu kadarını söyleyebilirim, kadın ve erkek, birbirini tamamlayan iki eşsiz parça, fikrimce. Benim için, ikisi arasında diğerinden daha üstün bir tür yok.

Kadın olmanın her koşul altında getirdiği zorluklara karşı direnç geliştirmeye alışkın biri olarak, sette bu anlamda rahatsızlık duyacağım bir ortama yönetmenim ve set ekibim mahal vermediler. Her konuda eşit mesafede bir yaklaşım söz konusuydu. Avantajı da dezavantajı da olmadı. Kendini ve durduğu yeri bilen, nihai tek amacı rolünün hakkını vermek olan, kimseyle değil kendi aklıyla ve yeteneğinin sınırlarıyla mücadele etme gayesinde olan hiçbir kadın sanmıyorum ki kadın olmanın avantajından faydalanmayı, dezavantajından yakınmayı düşünsün.

Peki, nasıl bir izleyicisiniz?

Ben keşifsever bir izleyiciyim, tür ayrımı yapmadan ulaşabildiğim tüm filmleri izlemeye çalışıyorum. Yönetmenlerine göre ayırdığım mütevazi bir arşivim var. Pedro Almadovar, Jean Luc Godard, Jean-Pierre&Luc Dardenne, François Truffaut, Kim ki-Duk, Majid Majidi, Theodoros Angelopoulos ulaşabildiğim tüm filmlerini izlediğim yönetmenler arasında.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here